Eğitim, YÖK, Üniversite
EĞİTİM, YÖK, ÜNİVERSİTE
Demokratik Gençlik Hareketi
Eylül 2005
EĞİTİM

"Bizim önerdiğimiz milli eğitimi evrensel olarak uygulayan devlet, içine yeni bir genç nesil dâhil olduğu andan itibaren, özel bir orduya hiç gereksinim duymayacaktır, çünkü o zamana dek elinde olmayan bir orduya sahip olacaktır."

Yukarıdaki alıntı; eğitimin, toplumsal sistemi düzenleyen, organize eden devlet açısından ne anlama geldiği konusunda oldukça aydınlatıcıdır. Bu alıntıya bir de sözün sahibi olan Fichte'nin, devletin eğitime en az milli savunmaya harcadığı kadar para harcaması gerektiği yolundaki görüşü de eklenirse ortaya daha net bir tablo çıkacaktır. Herhalde Fichte, eğitime harcanan paranın dolaylı olarak milli savunmaya harcandığını düşünmektedir. Eğitim kavramının ne anlama geldiği üzerinde duracak olursak; Eğitmek, V. Reboul'a göre kendisiyle eş anlamlı üç kelimeyle ele alınabilir: Yetiştirmek, öğretmek, biçimlendirmek. Yetiştirmek, esas olarak, ailenin eğitimine denk düşmektedir. Öğretmek kasti bir eğitimi betimler. Biçimlendirmek (formasyon) ise; bireyin şu ya da bu toplumsal fonksiyona hazırlanması anlamına gelir. Bu üç sözcüğü ortaklaştıran ve eğitim ismine denk düşen fiil "öğrenmek"tir.

"Eğitim, temel olarak bir davranış değişmesi etkinliğidir. Bu etkinlik kasıtlı olmayan, informel biçimde olabildiği gibi kasıtlı, yani formel biçimde de olabilir. Kasıtlı ve güdümlü olabilme niteliği, eğitimin aynı zamanda toplumsal bir kurum olma niteliğini de belirler."
İnformel biçimde eğitim, insanın doğada var olma mücadelesinin bir parçasıdır. Yaşamsal deneyimlerin gelecek nesillere aktarılması,

SINIFLI TOPLUMDA EĞİTİM

"Toplumun sınıflara bölünmesi elbette eğitimle doğrudan ilgili değildir. Dolayısıyla söz konusu bölünmüşlüğün nedeni eğitim değildir. Ama bölünmüşlüğün devamında ve yeniden üretilmesinde eğitimin çok önemli bir işlevi vardır."

Bu noktada eğitimin asıl işlevi artık egemenin kurumsallaşmış olan iktidarının devamı ve onun yeniden üretimidir. Bu da bize eğitimin bugünkü hali, yöntemi ve içeriğiyle egemen ideolojinin bir kategorisi olduğunu gösterir.

Fichte'ye ait olan girişteki alıntı, sınıflı bir toplumda, iktidarın eğitime yüklediği anlamı kavrayabilmemiz açısından oldukça aydınlatıcıdır. Toplumsal hiyerarşinin eşitsizliğinin bu eşitsizliğin mağdurları tarafından (ki bunlar toplumun bir avucu dışındaki büyük kesimini oluşturmaktadır) onaylanması ancak ve ancak, onların itaatkârlığı ilke edinmiş, üniformasız askerlerden bir ordu haline getirilmesiyle mümkün olabilecektir.

Bir toplumsal sistemin varlığını sürdürebilmesi için kendisini ekonomik ve ideolojik olarak yeniden üretmek zorundadır. Bu, o sistemin ve varoluşları ona bağlı egemen güçlerin, ellerinde bulundurdukları her türlü aracı bu doğrultuda kullanmalarını da beraberinde getirir.
Eğitimin, eğitim sisteminin amacı; bugüne kadar var olan toplumsal yapının "değerlerini" içselleştirmiş, toplumda egemen olan ideolojiyi beynin her köşesine yerleştirmek üzere şekillendirilmiş bir "eğitilmişler" ordusu yaratmaktır. Var olan toplumsal yapı da, bu ordunun üniformasız askerlerinin itaatkârlığı oranında yaşama şansı bulabilmektedir.

Eğitim, yüzlerce yıl boyunca; düşünen, sorgulayan, müdahale eden bireyler yerine onaylayan, kabullenen, ama bunları yaparken belirlenmiş içerisinde, "gerektiği kadar" düşünen sürüler üretti. Ancak bu duruma şaşırmamak gerekiyor. Bu şekilde meydana getirilen "insanlar" bu tür toplumlardan beslenen sistemlerin kendilerini yeniden üretmelerinin ve bu yolla hayatta kalabilmelerinin garantisidir.

Eğitimin gerçekleştirildiği mekanlar olarak okulların örgütlenme biçimleri, kurallarla verilen eğitimin içeriği, bu içeriğin sunulmasında kullanılan yöntemler, hep toplumsal sistemin "istediği insan" karakteriyle örtüşecek biçimde hayata geçirilmiştir. Kısaca eğitim amacı "istenilen insanı" yaratmaktır.

Eğitim de tıpkı diğer toplumsal kurumlarda olduğu gibi, üretim ilişkilerinin değişmesine paralel olarak değişik aşamalardan geçmiştir. İnsan topluluklarının ortaya çıkışıyla tarihlendirilebilecek olan eğitim, köleci sistemde bireyi ve toplumu köleleştirmek için köle sahibi sınıf tarafından kullanılmıştır. Antik Isparta uygarlığında köle yetiştirmenin tekniklerini öğreten okulların varlığı bunun ispatıdır. Feodalizmde dogmatizme bağlı olarak dinsel zemin üzerinde şekillenen eğitim, medreseler ve kilise okulları gibi kurumların varlığıyla somutlaşmış ve feodal beylerin egemenliklerinin korunmasına vesile edilmeye çalışılmıştır. Sermayenin 18. yüzyılda güçlenerek bir sınıf doğurması ile beraber köleci ve feodal devletin yerini sermaye sınıfının çıkarını koruyacak "ulus devlet" mekanizması almıştır. Kapitalizmle birlikte yüzeysel de olsa dinsel dogmatizmden arınmış ve kısmi de olsa bilimsel nitelikte bir eğitimin varlığından bahsedilebilir. Aslında bu güdük gelişmelerin arkasında burjuvazinin kendi gelişimini sağlaması ve ekonomik ilişkilerin şekillenmesi için gerekli olan ihtiyaçları vardır. Feodal beylere karşı geniş halk yığınlarının desteğini alabilmek için eşitlik-özgürlük gibi söylemleri kullanan burjuvazi, eğitim alanında da 'Herkese Eğitim Hakkı' söylemini kullanmıştır. Sınıflar arasındaki eşitsizlik doğal olarak bu hakkın kullanımını da eşitsiz kılmış, emekçi halk ve çocukları sanayi devrimleri sonucu duyulan ihtiyaçtan dolayı teknik bir eğitime tabi tutulmuş, burjuvazi ve çocukları bilimsel yükseköğrenim almışlardır. Kapitalizmin ilk devrelerinde görece bir özerklik taşıyan eğitim sermayenin duyduğu ihtiyaçlar (Eğitilmiş işgücü, teknolojik gelişme vb.) sebebiyle sermayenin denetimine tabii kılınmıştır. Görüldüğü gibi tüm toplumsal sistemlerde bütün üstyapı kurumları gibi eğitim de, kurumsallaşmış iktidarın kendini yeniden üretimi için kullanılmıştır.

Toplumsal yapı ve siyasi iktidar biçimiyle kopmaz bağları bulunan eğitim sistemi ülkemizde burjuva-feodal karakterlidir. Genel olarak eğitim sistemi ve özel olarak da üniversiteler ülkemiz tarihinde farklı dönemlerde farklı biçimlere bürünse de, siyasi iktidarın niteliklerinin aynı olması nedeniyle nitelik olarak aynıydı. 12 Eylül cuntası öncesi kısmi özerklik taşıyan üniversiteler, toplumun tüm kesimlerinde estirilen terörden nasibini almalı, düzen için tehlike olmak şöyle dursun onun gücünü arttıran temel dayanaklardan biri olmalıydı. Ve bunun için merkezi, güçlü bir otoritenin sıkı denetimine tabi tutulmalıydı.

YÖK bu koşullarda ortaya çıktı ve üniversiteyi üniversite yapan özgür düşünme, araştırma-inceleme, sorgulama, yeniyi üretme, bilimsel, kamusal ve özerk olma nitelikleri tümden yok edilerek antidemokratik, anti-bilimsel, baskıcı, şoven, paralı üniversite modeli hâkim kılındı. Bu hâkim sınıflar için olmazsa olmaz önemdeydi. Çünkü sömürüye dayanan sistemlerinin muhafazasında ve yeniden üretiminde üniversiteler büyük önem taşımaktaydı. İşleyen piyasanın, efendisine itaatte kusur etmeyen, düzene bağlı ekonomistlere ihtiyacı vardı. Okulların, hâkim sınıfların dünya görüşüne uygun biçimde yetiştirilmiş ve yeni yetişen nesilleri de kendisi gibi biçimlendirecek öğretmenlere ihtiyacı vardı. Ordu, emniyet ve bir bütün olarak siyasal üst yapının, hakim sınıfların çıkarlarını en iyi biçimde temsil edebilecek ve herhangi bir tehlikeye karşı koruyabilecek askeri ve siyasi kadrolara ihtiyacı vardı. İşte üniversiteler tüm bu ihtiyaçların karşılanmasında, yani siyasi iktidarın kendini muhafaza etme ve yeniden yapılandırmasında bir araç olarak kullanıldı-kullanılmakta.

DÜNDEN BUGÜNE ÜNİVERSİTELER VE YÖK

Ülkemizde üniversitelerin gelişimini ve yasal dayanaklarını üç farklı döneme ayırıp inceleyeceğiz. Bunlar YÖK öncesi üniversiteler, YÖK'ün kurulmasıyla günümüze kadar gelen süreç ve son dönemde tartışılan YÖK Yasa Tasarısı ve çerçeve yasa.

Osmanlı döneminde dini eğitimin merkezi olan medreselerin yanında günümüz üniversitesine benzer özellikler taşıyan ilk kurum olan Darülfünun 1846 yılında alınan kararla, ancak 1863 yılında açılır. Halka açık konferanslar biçiminde ders veren bu kurum, ulemanın müdahaleleriyle sık sık kapatılır ve tekrar açılır. 1919 yılında özerklik tanınan bu kurumun Genel Müdürü artık öğretim üyeleri tarafından seçilir ve 1921 yılından itibaren kızlar da öğrenci olarak kabul edilmeye başlanır. Cumhuriyetle birlikte oluşan toplumsal formasyona uygun olmaması ve mevcut ihtiyaçları karşılayamaması hatta dönem dönem muhalif tutumlarla gündeme gelmesi (Cumhuriyetin dil ve tarih tezlerine karşı çıkması) gibi sebeplerden dolayı Darülfünun 1933 yılında çıkarılan yasa ile kapatılır ve l Ağustos 1933'de İstanbul Üniversitesi kurulur. Bu yasa ile özerlik kaldırılmış, ders programı yeniden düzenlenerek sıkı denetime alınmış, öğretim üyelerinin büyük kısmı tasfiye edilmiştir. (151 öğretim üyesinden 59'u kalmıştır). Üniversiteler Kanunu 1946 yılında yeniden değiştirilmiş, getirilen 4936 sayılı yasa ile kısmi özerklik tanınmıştır.

27 Mayıs 1960 darbesiyle üniversiteler de payına düşeni almış 147 öğretim üyesi ve yardımcısı görevden alınmıştır. 1961 Anayasası ile üniversitelere kısmi özerklik tanınmış Milli Eğitim Bakanlığı'nın yetkileri Üniversitelerarası Kurul'a devredilmiş, öğrenci temsilcilerinin yönetim kurulunda görüşlerinin alınması olanağı getirilmiştir. Üniversitelerin bu kısmi özerkliği 1971 muhtırası sonrası kaldırılır, üniversitelerin devletin denetimi ve gözetimi altında olması hükme bağlanır ve 1750 sayılı yasa ile Üniversite Denetleme Kurulu oluşturulur. Tüm bu baskılara rağmen üniversiteler özgürleşme alanları olarak öncü rolünü sürdürmeye ve toplumsal taleplerle birleşerek mücadele etmeye devam etmiştir. Bu koşullarda 12 Eylül darbesi yaşanmış ve bunun üniversitelerdeki yansıması olan YÖK oluşturulmuştur. 6 Kasım 1981'de Milli Güvenlik Konseyi tarafından çıkarılan ve yürürlüğe giren 2547 sayılı yasa ile bütün üniversiteler YÖK'e bağlanarak tek çatı altında toplanmıştır. 1982 Anayasasıyla YÖK yasası olduğu gibi kabul edilmiştir. Öğrencilere, üniversitelerin temel niteliklerine (bilimsellik, demokratiklik, özerklik vb.) yaptığı saldırılarla sınırlı kalmayan YÖK ve temsil ettiği sınıflar 1402 sayılı sıkıyönetim yasasını kullanarak sayısı 1255'e ulaşan öğretim üyesini üniversitelerden tasfiye etmiştir.

Üniversiteler üzerindeki devletin denetiminin kurumsallaşması olarak tarif edebileceğimiz YÖK kurulduğundan bugüne çeşitli biçimsel değişikliklere uğramasına rağmen özünde değişim olmamıştır. YÖK üyeleri Cumhurbaşkanı tarafından seçilen 7, Bakanlar Kurulu tarafından seçilen 7, Genelkurmay Başkanlığı'nca seçilen l, Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından seçilen 2, Üniversitelerarası Kurul tarafından seçilen 7 üye olmak üzere, toplam 24 üyeden oluşturulmuştur. Üniversitelerin olmazsa olmaz özelliği olan özerklik (Mali, İdari, Bilimsel özerklik) böylece ayaklar altına alınmakta, üniversitelerin gerçek bileşenleri olan öğrenciler, öğretim üyeleri ve çalışanlara hiçbir söz hakkı tanınmamaktadır. YÖK başkanının seçimi de Cumhurbaşkanı'na verilmiştir.

Üniversitelere tahsis edilen kaynakların kullanımının gözetimi ve denetimi hakkına sahip olan YÖK öğrenime ara verip tekrar başlatılmasına karar vermek, eğitim-öğretim programlarının asgari ders ve saat sürelerini belirlemek, profesör, doçent ve yardımcı doçent kadrolarını tespit etmek, har(a)ç miktarlarını karara bağlamak, gerekli gördüğü durumlarda öğretim elemanlarının yükseköğretim kurumları ile ilişkilerini kesmek gibi çok geniş yetkilere sahiptir. YÖK'ün sahip olduğu bu vb. birçok yetki üniversiteler üzerindeki sınırsız ve merkezi hâkimiyetin göstergeleridir.

1992 yılına kadar atamayla belirlenen rektörler yoğun eleştiriler karşısında yapılan değişiklikle sözde seçimle göreve getirildiler. Sözde diyoruz çünkü en çok oyu alan 6 adaydan 3'ü YÖK tarafından Cumhurbaşkanı'na sunuluyor ve Cumhurbaşkanı bu 3 kişiden herhangi birini rektör seçebiliyor. Yani en az oy alan altıncı sıradaki aday rektör seçilebiliyor. Bu da yapılan seçimin tamamen göstermelik olduğunu kanıtlıyor. Böyle göstermelik bir seçimde bile öğrencilere söz hakkı tanınmaması ise olayın başka bir boyutudur. Önemli noktalardan birisi ise öğretim üyeleri üzerindeki geniş denetimdir.

YÖK ve rektörler kendilerine tanınan yetkiyle farklı düşünen öğretim üyelerini rahat bir şekilde üniversitelerden çıkarabilmekte veya sürgün edebilmektedir. YÖK yasası ile rektörler üniversitelerin sınırsız ve tek yetkilisi konumuna getirilmiştir. Fakülte dekanları da anti-demokratik bir yöntemle, rektörün göstereceği üç profesör arasından YÖK tarafından seçilmektedir. Senato, üniversite yönetim kurulu ve dekanlık seçimlerinde de üniversitelerin en büyük bileşeni olan öğrencilere söz hakkı tanınmamıştır.

Görüldüğü gibi ülkemizde üniversitelerin tarihini ele alırken kısmen de olsa üniversitelere özerklik tanınan şu üç dönemle karşılaşıyoruz: l- Kurtuluş savaşı ve sonrası yıllar, 2- II. Dünya Savaşı sonrası 1946 yılı, 3- 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası (1961'de Anayasa değişikliği ile).
Bu tarihleri tekrar etmemizin nedeni, ülke tarihi açısından özel dönemleri ifade etmeleridir. Konuyu bir alıntıyla açalım: "Türkiye'de burjuva demokrasisinin, sınırlı da olsa, bazı kırıntılarının tadıldığı üç kısa dönem olmuştur. Birincisi; Kurtuluş Savaşı'nın hemen ertesinde, TKP'nin henüz serbest olduğu kısacık dönem. İkincisi; II. Dünya Savaşı'nın sonunda, TSEKP ve benzeri partilerin, sendikal örgütlenmenin serbest bırakıldığı kısacık dönem. Üçüncüsü de; 27 Mayıs darbesinden sonra gelen kısacık dönem." (İ. Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Altınçağ Yayımcılık, s. 148)

Bu üç kısa dönemde de nispi demokratik hakların kazanılmış olması, Kurtuluş Savaşı'na katılan kitlelerin, II. Dünya Savaşı yıllarında Almancı faşist CHP'ye karşı yürütülen anti-faşist mücadelenin ve 27 Mayıs öncesi faşist DP iktidarına karşı girişilen demokratik mücadelenin etkisinin bir süre daha kendisini korumuş olmasıdır. Buradan çıkarılacak iki önemli sonuç var. Birincisi; üniversitelerdeki özerklik ve demokrasi mücadelesi toplumsal mücadelenin bir bileşenidir ve onunla paralel değişimler yaşar. İkincisi ise; egemen güçler açısından özerklik, toplumsal demokratik güçlerin kabardığı dönemlerde, (üniversitelerde) verilecek geçici tavizlerden ibarettir. Egemen güçlerin herhangi bir kliği, halkın mücadelesini kaldıraç yapıp veya ezip, iktidarı ele geçirdikten sonra verilen geçici tavizler (demokratik haklar) çok geçmeden geri alınmıştır. Bu tarihi gerçeklerin kavranması üniversitelerde yürütülecek mücadelenin başarısı için önemlidir.

NEO-LİBERALİZM VE ÜNİVERSİTELER

Bizimki gibi yarı-feodal yarı-sömürge ülkelerde hükümetlerin uyguladığı iktisat politikalarının, iç dinamiklerden, kalkınma potansiyelinden hareketle özgün olarak belirlenmesi mümkün değildir. Ülkemizde uygulanan iktisat politikası her dönem kapitalist dünya sisteminde, emperyalizmin ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla uygulamaya sokulan dönüşüm programlarının yaşama geçirilmesi şeklinde ortaya çıkmıştır.
Dünya ölçeğinde sosyal devlet politikasının yerini neo-liberal politikalara bırakmasıyla başlayan neo-liberalizmin uygulanma süreci, ülkemizde 1980'lerle birlikte kendini hissettirmiştir. Peki, neo-liberalizmin eğitime etkileri nelerdir? Neo-liberal ideolojinin yükselmesine paralel olarak girilen "yeniden yapılanma süreci"nde, piyasanın mitleştirilmesi ve ekonominin yeni sürece uyumlu hale getirilmesini içeren "Yapısal Uyum Politikaları" adı altında toplumsal ilişkilerin ekonomik ilişkiler olarak yeniden tanımlanması yani bu ilişkilerin kapitalizmin temelinde olduğu gibi kar amacı ile, meta üretim baz alınarak piyasa mantığı içinde dönüştürülmesi amaçlanmaktadır. Bu politikaların uygulamadaki anlamı ise IMF ve Dünya Bankası belirleyiciliğinde uygulamaya konulan eğitim harcamalarının azaltılması, özelleştirilmesi ve ticarileştirilmesidir.

Bu politikaların temel işlevi; bireyin toplumsallaşması olan eğitimi bir meta haline getirerek bu metayı alım gücüne sahip olmayanların toplumsallaşma haklarının ellerinden alınması, eğitimin statü ve zenginlik sağlayan bir mekanizmaya dönüştürülerek toplumda sayıca az ancak egemen olan kimselerin sahip olduğu alım gücüne bağlı olarak, gelecekte de aynı statü ve zenginliğe sahip olmaya devam etmesini garanti altına almak, alım gücü olmayanların sermayenin eğitime yönelmesi sürecinde önemli bir sebep olan "nitelikli işgücü" oluşturmalarının sağlanmasıdır. "Eğitimin bireysel faydasının toplumsal faydadan daha fazla olması" yüzünden faydalananın "kullanıcı ücreti" ödemesi söyleminin altında sistemin egemenler lehine idame ettirilmesi düşüncesi yatar. Eğitimin birey açısından özel bir yatırım olarak düşünülmesi "beşeri sermaye" kavramı ile açıklanmaktadır. Ve bu insanın da tıpkı doğadaki tüm canlılar gibi bizzat kendisinin metalaşması anlamına geliyor. İşte bu metalaşmada yapısal uyum politikalarının yanında, sermaye bir yandan ticari diploma üreterek başarısız olanlara parayı bastırıp yüksek öğrenim görme hakkı sağlarken, yetenekli olanları da kendine eleman-işgücü olarak yetiştiriyor. Böylece sermaye tıpkı sağlık gibi eğitimi de yatırım yapılacak pazar haline getiriyor. Bu pazar da, üretime girdi olarak gördüğü insanları, ilgilerini de yönlendirerek tek tipleştiriyor.
Neo-liberal politikalar sonucu kamu harcamalarının kısılması, ücretlerin düşürülmesi, hizmetten yararlananların kullanıcı ücreti ödemesi ve öğrenci kapasitesinin arttırılması temel ve yüksek öğrenim yapan devlet okullarının kapasitesinin düşmesine sebep olmaktadır. Dünya Bankası 1998-1999 kalkınma raporuna göre dünya nüfusunun %84.1'ini oluşturan düşük ve orta gelirli ailelerin eğitime olan talebi (gerek özel eğitim maliyetini karşılayamadığı, gerekse yaşamın hızla pahalılaşması yüzünden ek gelire olan ihtiyacın karşılanması için çocuk emeği kullanılması dolayısı ile ) düşüyor. Bu sebeplerle temel eğitim geçekleştirilmeyince yüksek öğrenim şansı hiç kalmıyor veya yüksek öğrenimde başarılı olma durumu örneğin ülkemizde dershaneye gidebilme veya özel ders alabilme koşuluna bağlandığı için temel öğrenim tamamlansa da üniversite okunamıyor.

Ekonomik yaşamda gözlemlenen değişim süreci dünya ölçeğinde üniversitelerin yeniden yapılanmasına neden olmuştur. Rekabete giren şirketler üniversitelerin verili olanaklarını kullanmaya yönelmişlerdir. Sonuçta üniversiteler toplum yararına değil de piyasa için bilgi üreten fabrikalara dönüştürülmüştür. Üniversite-öğrenci ilişkisi yerini, üniversite-piyasa ilişkisine bırakmıştır.

Ülkemizde de 12 Eylül sonrasında izlenen politikalar sonucunda üniversiteler ciddi bir değişim süreci yaşadı. Kapitalist toplumsal örgütlenmenin tüm dünyada geçirdiği değişim süreci Türkiye'ye de yansıdı. Türkiye'de bu süreç YÖK tarafından yönetiliyor. YÖK'ün esas işlevi sermaye ideolojisini eğitim sistemine aşılamaktır.

YÖK'ü burjuvazinin üniversitelere çekidüzen verme kurumu olarak algılamak gerekir. Neo-liberal saldın iki türlüdür. Birincisi vakıf üniversiteleri adıyla kurulan özel üniversitelerdir. Üniversite eğitiminin paralı hale getirilmesi hatta üniversiteye hazırlanma sırasındaki maliyeti ve tek sınavla öğrenci alma göz önünde bulundurulduğunda öğrencilerin sınıfsal profilinin değişime uğradığı anlaşılır. İkincisi ise; üniversitelerin öğrenimden daha çok, piyasa sürecine nitelikli meta olarak bilgi üreten bir zemine oturtulması ve buna bağlı olarak üniversite-sanayi işbirliğini gerçekleştirecek yeni uygulamaların başlatılması. "Girişimci Üniversite" veya "Bilgi Fabrikası" kavramları son zamanlarda ülkemizde tartışılan ve üniversiteler için önerilen bir model olmuştur, teknokent projeleri yaşama geçirilmiştir. İlginçtir TUSİAD ve YÖK'ün çalışmalarında bu nokta ön plana çıkmakladır.

Kısacası "eğitim bir hak olmaktan çıkarılmakta ve bir gereksinime dönüştürülmektedir. Eğitim alanları birer iktisadi faaliyet alanı olarak görülmekte, öğrencilere müşteri gözüyle bakılmaktadır. Doğal olarak öğretim elemanları da piyasa tercih ve taleplerine göre üretimlerini şekillendirmeye yönelmektedir."

Buraya kadar eğitimin mevcut toplumsal sistem içerisindeki niteliğini ve rolünü, bu çerçevede tarihsel gelişimiyle beraber üniversiteleri ve YÖK'ü genel olarak incelemeye çalıştık. Önümüzdeki sayılarda da "Yeni Demokratik Eğitim" ve alternatif üniversite modelimizi, DGH programındaki ilgili bölümler üzerinden ele alacağız.

 
 kaypakkaya-anma-afis dgh-li-tutsaklarla-dayanisma

E-Bülten

error DGH'nin açıklama, eylem ve etkinliklerinden haberdar olmak için e-posta adresinizi kaydedebilirsiniz.








www.demokratikgenclikhareketi.org | Demokratik Gençlik Hareketi Resmi İnternet Sitesi